Prof. Dr. Necmettin Erbakan, ebediyet alemine göçtü, bugün toprağa veriliyor.
Hayat sınavını "siyaset alanında" verdi ve inanırım ki, yüz akı ile göçtü bu dünyadan.
Türkiye zor bir ülkeydi, bu ülkede verdi mücadelesini. Kurulu düzenin
uğraştığı adam oldu. 4 kere partisi kapatıldı, siyasi hayatının 12
yılında yasaklılık yaşadı, yıkılmadı, ayakta kaldı.
1997 zor yıllardan biriydi. Partisi için yine kapatma davası vardı ve o,
gelmiş geçmiş tüm dava insanlarını ve mazlumları sembolize edercesine
sanık sandalyesinde savunuyordu. İşte o günlerde, 20 Kasım 1997
tarihinde Yeni Şafak'ta yayınlandı o yazım. "Seni Seviyoruz Savunan
Adam" başlığı ile. Yüreklerde çok yankı buldu. Onu dar-ı bekaya
uğurladığımız bugünlerde hatırlanan o yazıyı, bugün Fatih Camii'nde
buluşacak gönüllere armağan olsun diye bir kere daha yayınlamak istedim.
Sonsuz rahmet diliyorum, Fatihalar yolluyorum.
......
"Genç adam seher vakti kalktı. Gecenin derinliği her yerde
hissediliyordu. Abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Yasin-i Şerifi
okudu. Sonra dua etti.
"Rabbim, onun göğsüne inşirah ver, göğsünü aç, genişlet... İşini
kolaylaştır. Dilindeki düğümü çöz, ta ki sözlerini doğru anlasınlar"
dedi.
O güne kadar pek çok kere eleştirmişti. Zaman zaman "Acaba gerçekten
samimi mi yoksa..." diye sorular ve ihtimaller arasında bocaladığı bile
olmuştu. Ama işte şu tercih noktasında aklına duadan ve muhabbetten
başka bir şey gelmiyordu.
71 yaşında, yüzüne tevekkülün ince izleri sinmiş bir adam, hiçbir
şekilde yıkılmadığını ifade edercesine zarif bir tebessümle basamakları
tırmanıyordu.
Savunacaktı... Savunulması gereken ne varsa hepsini... Üstüne yürünen her şeyi... Ezilen her insanı... Horlananları.
71 yaşından sonra insan, kendi "dünya"sını savunmazdı. O savunma bir gelecek savunmasıydı...
"Her adımı bir kefaret olmalı geçmişte hata olarak görülenlere..." diye
düşündü. Sabah güneş doğarken o hâlâ dua iklimini yaşıyordu.
* * *
Düşünceler içindeydi. Birdenbire gözlerine kan hücum ettiğini hissetti.
Burun kemikleri sızlıyordu. İçinde mani olamadığı gözyaşları
birikmişti... Onları tutmanın imkânı yoktu. "Nedir bu millete
yapılanlar" sorusunu bir türlü cevaplandıramıyordu. Ne isteniyorsa
veriyordu millet... Çocuklarının tabutları üstüne kapanıp ağlayan
anneleri, bacıları düşündü... Sabahın köründe ucuz ekmek kuyruğunda
bekleyen anneleri düşündü... Vapur iskelelerinde kıvranıp uyuyan
çocukları düşündü. Üç aylık emekli maaşı kuyruğunda can veren dedeleri
düşündü... Sonra Beyazıt'ta bekleşenleri düşündü... Sonra yıllarca
Güneydoğu'da ateş hattında görev yapıp, hanımı başörtülü olduğu için
resen emekli edilenleri düşündü... Sonra suç aleti olarak müsadere
edilen çarşafları, sarıkları düşündü...
Sonra şıkır şıkır elbiseleri içinde, şıkır şıkır kadehleri tokuşturanlar
geldi aklına, memleket üstüne atılan nutukları hatırladı, "hakimler ve
mahkûmlar" ayrımı oluştu zihninde birden.
Sonra merdivenleri tırmanan ve saatlerce ayakta savunma yapan 71 yaşındaki adamı düşündü.
Alnında domurcuklanan terleri düşündü. O ter, bir de başka bir yerde
azap ürünleri gibi domur domur akmıştı çenesinden aşağı. Onu düşündü.
Hayır bu 'bu dünya'ya yönelik bir savunma olamazdı.
Yüzü allak bullak olmuş bir halde, "Neden böyle" diye çığlık attığı duyuldu. Neden bunca mazlumiyet?
Sonra deruni sevgi tomurcukları oluştu içinde savunan adama karşı.
***
Orada, sanık sandalyesindeki siluetini çizmeye çalıştı içinde. Orada tek
bir kişi yoktu. Sürekli değişen, milyonlarca değişen insan siluetleri
vardı. Sanki savunmanın her kelimesini bir başka kişi seslendiriyordu.
Sanki hiç bitmemiş bir duruşmadan kesitlerdi gözlediği. Sanki bu görüntü
hiç değişmemişti. Sanki gözü kendisine aitti savunan adamın, yüreği
dedesine, elleri babasına, tebessümü çocuğuna... "Bu, benim" dedi, "Hiç
şüphesiz bu benim."
***
Her şey bitecekti bu dünyada. Tarihe düşülen notlar kalacaktı. Onlar
gidecekti ebediyet alemine. Her yapılanın yazıldığı bir tarih kütüğü
vardı, o taşınacaktı en yüce mahkemeye. Yargı adamlarının da
yargılandığı bir mahkeme daha kurulacaktı. Önemli olan oraya taşınan
zabıttı. Onun için savunan adam adına hiçbir şeye üzülmek doğru olmazdı.
Dünyevi üzüntü ve sevinçler, dünyevi zafer ve mağlubiyetler hep geçici
idi. Önemli olan dünyada "ebediyen kalıcı olan"ın sırrını yakalamaktı.
Savunan adam, belki en kalıcı eylemini, orada dururken gerçekleştirmiş
olmaktaydı.
***
Saadet çağından bir serinlik doldu yüreğine. Arada örümcek ağı vardı,
bir de güvercin yuvası. Öte tarafta dişine kadar silahlı adamlar vardı.
İki kişiydiler. Biri kendisi için değil, diğeri için, ebediyet muştucusu
için endişeleniyordu. Diğeri "Hüzne kapılma, Allah bizimledir" diye
teskin etti dostunu. Allah kalbine sekinet verdi. Onlara çağları aşan
bir ömür verdi. Onları onurun
simgesi yaptı.
***
"Allah'ım ümmeti Muhammed'e merhamet et" diye dua etti, sonra "Allah'ım
ümmeti Muhammed'e yardım et, koru. Allah'ım ümmeti Muhammed'e mağfiret
et."
Sonra "Seni seviyoruz savunan adam" diye seslendi.
|